1. Çaykara Yöresinde Evlenme ve Doğum sonrası Bazı İnanışlar 

Çaykara’da da aile hayatını kurma, Codeks Comanicus’ta geçtiği biçimde “kız alma” ya da “kocaya gitme” deyimi ile başlamış olurdu2. Yine bu eserde geçtiğine benze

Date:

1. Çaykara Yöresinde Evlenme ve Doğum sonrası Bazı İnanışlar 

Çaykara’da da aile hayatını kurma, Codeks Comanicus’ta geçtiği biçimde “kız alma” ya da “kocaya gitme” deyimi ile başlamış olurdu2. Yine bu eserde geçtiğine benzer şekilde Çaykara’da da kız alınırken ailesine, ailenin asaletine bakılır ve buna oldukça önem verilirdi. Bu manada Çaykara yöresinde “bak anasını al danasını” deyimi oldukça yaygındır3. Bu çerçevede düğün hazırlıkları, düğün sırasındaki birçok gelenek eski Türk, Anadolu ve Kıpçak kültürüyle oldukça benzerlik göstermektedir. Çeyiz sandığının hazırlanması, evlenen kadının damadın ayağına basması, ayağının altına konulan tahta kaşığı kırmaya çalışması gibi birçok gelenek Çaykara yöresinde de varlığını korumaktadır. Bu manada bu davranışlara değişik anlamlar yüklenmiştir. Örneğin ayağı altına konulan tahta kaşığın kırılmaması uğursuzluk sayıldığından gelin var gücüyle kaşığı kırmaya çalışırdı4. Kaşığın kırılması ise gelinin gittiği eve uğur bereket getirmesi olarak değerlendirilmekteydi. Ayrıca gelinin evden çıkarılması sırasında çeyiz sandığının üzerine birileri oturur ve bahşiş talep ederdi. Sandık üzerine oturulması görünürde bahşiş talebini çağrıştırsa da aslında bunun eski Türk inanışlarında kız evindeki ata ruhlarının memnun edilesi temelli olduğu görülür5. Yine gelin evinden kim ne alabilirse alıp gelin evine getirmeye çalışırdı. Gerçekte bu davranışın sebebi kızın çıktığı evdeki bolluk, bereket ve uğur alametlerinin evlendiği eve taşınmasını sağlamaktı. 

Evlendikten sonra çocuğu olmayan eşlerin, Anadolu’nun farklı bölgelerinde karşılaşıldığı gibi hocalara giderek okunmaları muska yaptırmaları; manevi değeri bilinen ölmüş kişilerin mezarları ya da önem atfedilen cami ve mekânları ziyaret etmeleri buralarda kalmaları, yatmaları gibi değişik inanışlar mevcuttur. Buna Macaristan Kıpçaklarında görüldüğü gibi şifalı olduğuna inanılan ve Çaykara’da hekim suyu olarak adlandırılan maden suyuyla banyo yapılması, bu suyun vücuda sürülmesi, içilmesi ile çocuğu olmayan kadınların çocuk sahibi olacağına6 inanılmasını ilave etmek mümkündür. Buna benzer inanışlar Anadolu efsanelerine konu olarak işlenmiş ve bazı coğrafi mekânlara isim kaynağı oluşturmuştur. Eski Türk kültürü içerisinde karşımıza çıkan8 ve Lavirat olarak isimlendirilen, kayınla evlenme geleneği Çaykara’da da görülmekteydi. Bu aileyi korumak, sahiplenmek, dağılmasını; mirasın bölünmesini, dışarıya çıkmasını önlemek amacıyla, öz anne ve kız kardeşler hariç olmak üzere gerçekleştirilen bir evlenme geleneğidir.  Kıpçak dilinde olduğu gibi Çaykara’da da hamile kadınlara “yüklü” denilmekteydi10. Kadının doğumu yaklaştıkça kocasının doğacak çocuğun olumsuz etkilenebileceği gerekçesiyle hayvan boğazlamasına izin verilmezdi11. Yeni doğan bebeklerin göbek bağları eşiyle (son gelenle) beraber kedi, köpeğin yiyemeyeceği vaziyette derin bir şekilde gömülürdü12. Aksi halde çocuğun gelişiminde anormallikler olacağına, zarar göreceğine inanılmaktaydı. Bu süreçte karşılaşılan anormallikler alkarısı olarak tanımlanırken bunun karşısına “umay” denilen iyilik iyesinin/gizli gücü konumlanmaktaydı. 

“Eş” ya da “son”, eski Türk kültüründe “umay” terimiyle, doğum yapan kadın ve çocukların “koruyucusu” manasında karşılık bulurken14 bu deyim Çaykara’da “ema”, “koruyucu anne” “ana” olarak anlamlandırılan kavramı akıllara getirmektedir15. Tonyukuk yazıtında “uma”, “ana” manasında olup16, Çaykara’da ana olarak karşılık bulan “ema” ile benzerlik göstermesi manidardır. “Ema” anne, nine gibi koruyan, himaye eden, ayırt etmeden çocuklara şefkat gösteren bu manada “saygıya değer” anlamlarında kullanılmaktadır. Bu vasıftaki kadınlar herkesin “eması”, şefkatli anasıdır. Eski Türk tarihinde çocukların koruyucu ruhu17 manasında da kullanılan umayın bu yörede anne haricinde çocuğa sahip çıkmasının bu anlam çerçevesinde anlamlı olduğu soncuna vardık. Bu kavram Kıpçaklarda “ebe” “aba” olarak kullanılmakta olup “büyük anne” olarak karşılık bulmaktaydı18. Çaykara’da da Kıpçaklardakine benzer biçimde “eba” genel manada kadınları vasıflandıran kavram olarak kullanılmaktadır19. Eski Türk inanışlarına göre doğan çocuğu o an koruyan “umay” ana Çaykara’da o kişiyi ölünceye kadar sahiplenircesine korumaya devam ederdi. Ayrıca onu bir anne gibi hissederdi. Bu kavram etrafında geliştireceğimiz yaklaşımlardan birisi de ebe ile ilgilidir. Şöyle ki ebenin karakter özelliklerinin huylarının yeni doğan çocuğa geçeceğine inanılmaktadır20. Bu anlayış çerçevesinde Çaykara’da çocuğun olumlu ya da olumsuz özelliği görüldüğünde bu davranışıylaebesi arasında bağlantı kurulur21.  Örneğin çocuğun yemek seçmesi bile ebesiyle ilişkilendirilerek “onun ebesi kim, o da yemek seçerdi” diye ebeye referans sağlanmaktaydı22. Bu anlam çerçevesinde bu yaklaşım biçimi ile eski Türklerdeki Umay ana koruyuculuğu arasında bir bağlantı da kurulabilir23. Yani Ebe ne kadar kutluysa çocuğun da o kadar “kut” bulacağına inanılmaktaydı.24 Başka bir ifadeyle ebeye benzetilen çocuk ebe koruyuculuğu ile Umay ana geleneği yaşatışmış olmaktadır.

Çok yakın zamanlara kadar Çaykara’da “anne” yerine “Ana” kavramı kullanılmaktaydı. “Ana” deyimi ise Kıpçaklarda halen aynı manada kullanılmaya devam etmektedir. Ayrıca bu kelimenin yörede annenin karşılığı olarak kullanılan “(e)mana” terimiyle de örtüşmemesi “ema”nın eski Türk kültüründen tevarüs ettiğine bir kanıt gibi durmaktadır. Ayrıca “mana”, anne anlamında olup “ema” büyük anne yerine kullanılmaktadır. Ayrıca “ema” “ ebe anne” olarak da kullanılan bir terimdir.  Çaykara’da marazlanmak deyimi Anadolu’da görülen, aklını yitirmek, sara hastası olmak, felç geçirmek gibi daha ziyade ise üç harflilere maruz kalmaya karşılık gelen “çarpılmanın” başka bir söylemidir. Bu kavramın Şamaniz’den İslami inanışa geçtiği bilinmektedir.  Çaykara’da özellikle yaşı geçmiş olan insanların olumsuz durumları tanımlamak için kullandıkları kavramlardan birisidir. Bununla beraber genel manada hal ve hatırın sağlık durumunun “ne halin var?” şeklinde sorgulandığı bir kavramdır.  Umay eski Türk metinlerinde aynı zamanda “kurtulma” manasında da kullanılmaktadır. Çaykara yöresinde de doğum yapan kadın için “kurtuldu” denilmektedir25. Çocuğu anne karnında koruyan eş ile onu doğduktan sonra koruyan annesi ile ebe aynı kavramsal düzlemde ifade edilmektedir. 

1.1. Kırk Basması (Ermenas) İle İlgili İnanışlar ve Buna Karşı Alınan Önlemler: 

Kötü ruhlar, değişik kılıklara bürünerek zayıf ve savunmasız durumda olanlara etki ederek onların marazlanmalarına sebep olabilmekteydi. “Marazlanmak26” Eski Türk kültüründe karşımıza çıkan “hallanmak” kavramıyla aynı anlam çerçevesinde, Çaykara’da da hal ve hareketlerinde sıra dışılığın meydana gelmesi olarak kullanılmaktadır. Aslında “hallanmak” Çaykara’da gerek hayvanlarda gerekse insanlarda gözlenen genelde olumsuz, sıra dışı davranışları “buna bir hal oldu” şeklinde vasıflandırmakla ilgili bir kavramdır27. Bu anlamda al basmasına maruz kalan kadın ya da 

çocuk ise onun için de “buna bir hal oldu” tabiri kullanılır. Onun için yeni doğum yapan kadını ve bebeğini korumak lazımdır. Lohusaya kötü ve üzücü haberler verilmemesi ve yalnız bırakılmaması28 29 bu önlemlerden bazılarıdır30. Çünkü lohusa kadının aniden korkması onun zayıflık düzeyini attıracağından kötü ruhların etkisine açık hale gelmesine sebep olmaktaydı. Bu minvalde Çaykara karşılaştığımız bu inanışlar aynı şekilde Macaristan’daki Kumanlarda görülmekte olup31 biyolojik olarak ve ruhen zayıf olan lohusa kadının bu dönemde onun daha da zayıflatılıp marazlanmasına sebep olacak etkilerden koruması gerekmekteydi. Doğu ve Batı Karadeniz, Doğu Anadolu ve Toroslardaki bazı kentlerde olduğu gibi Çaykara’da da bu kırk gün zarfında çocuk ve lohusa kadın mümkün olduğunca gündüz ya da gece dışarı çıkarılmazdı32. Özellikle ilk yedi gün buna çok daha fazla dikkat edilirdi33. Geceleri dışarı çıkmaması tabu düzeyinde önemliydi34. Bu süre zarfında lohusanın başka kadınlarla görüşmesine mümkün olduğunca izin verilmezdi35. Yine Rize, Artvin Şavşat, Ardahan36 yörelerinde de rastlanıldığı gibi lohusa kadın yalnız bırakılmaz, çocukla beraber yattığı yere ekmek, kömür, süpürge ve Kuran’ı Kerim konulur. Bu çerçevede evin büyükleri özellikle anneanneler, babaanneler onlara yardımcı olur hem de onları yalnız bırakmazlardı. Bir diğer uygulamak ırkını çıkarmamış olan bebeğin tırnaklarının bu süre dolmadan kesilmemesidir3738. Trabzon genelinde bunu uygulayanların oranı oldukça yüksektir. Bundan dolayı bebeğin tırnaklarıyla yüzünü çizmemesi için ellerine çorap geçirilirdi. Bebek mümkün olduğunca bu kırk boyunca yabancılara gösterilmezdi39 40. Bir diğer inanış bebeğin üzerinden geçilmemesiyle ilgiliydi41. Aslında sadece çocukların değil yerde yatan yetişkin insanların da üzerinden geçilmesi doğru karşılanmamaktadır. Çocuğun üzerinden geçildiği taktirde çocuğun kısa boylu olacağına inanılır42. Eğer üzerinden geçilmişse ters yönde geri geri tekrar geçilmesi gerekirdi43. Bu inanış Anadolu’da, çocuğun basık kalması gelişememesi şeklinde karşılık bulur44. Hem lohusa kadına hem de bebeğe Nazar, Nas, Felek duaları okunur, yanlarına tuz, bıçak, sarımsak bırakılırdı45. Ayrıca bebeğin üzerine, beşiğine küçük kutucuklar içerisinde bulunan dua ve Kur’an’ı Kerimile nazar boncukları asılırdı. Lohusa kadının bulunduğu yerdeki ışık söndürülmez. Yine anne ve bebeğinin yastığı altına bıçak46, çakı, makas, okunmuş ip47 gibi nesnelerin konulması âdettendir48. Yastık altlarına ayrıca, tuz, sarımsak gibi nesneler de konulmaktaydı. 

Anadolu’da rastlandığı şekilde kötü haberlerin lohusa kadına verilmesi al karışına sebep olabilecek durumlardan birisiydi. Yedi sayısı eski Türk kültüründe olduğu gibi eski Anadolu ve Mezopotamya medeniyetlerinde de kutsal bir değer taşımaktaydı. Tuzun görünmeyen zararlı varlıklara ve nazara karşı genel koruyucu olduğuna dair inanışlar Çaykara’da oldukça kuvvetlidir. Buna Anadolu, Balkanlar ve Azerbaycan’da da oldukça sık rastlanır. Demir evinden eşyaların önem arz etmesi bu maddenin Allah’ın bir lütfu olarak gökten geldiğine inanılması yani kutsiyet kesp etmesiyle alakalıdır50. Türk mitolojisine göre ise bıçak, demir ve demircilikle alakalı olduğundan ve demirciliğin de kutsal ateşle doğrudan bağlantısı bulunduğundan böylesine bir koruma gücü bulunduğuna inanılmaktaydı. Çaykara yöresinde ayrıca yeni doğum yapan kadının yatağının dört bir tarafına ve altına 7/8 metre uzunluğunda bir ip yedi52 kez Ayet’el Kürsü okunarak dolanır ve serilirdi. Ayrıca bir bezin içerisine kömür, sarımsak, tuz53 konarak bağlanır ve doğum yapan kadının yatağının bir köşesine asılırdı54. Lohusa kadının ve bebeğin banyo yaptığı su hiçbir şekilde evin dışına atılmazdı. Evin içerisindeki suluğa o yoksa döşeme aralarından dökülerek kötü ruhlara karşı korunma sağlanmaya çalışılırdı55. Bebeğin banyosu için bazı kişiler kırkının çıkmasını beklerdi56. Çocuğun bezi ile lohusanın elbiseleri yıkandıktan sonra suyu dışarı atılmazdı. Yıkanan elbiseler ve (yamadan yapılma) bebek bezi gece dışarıya asılmaz57, bırakılmazdı58. Bunun sebebi çocuğun bezi, lohusanın elbiselerine kötü ruhların musallat olmasını engellemekti. Atıldığı ve asıldığı takdirde marazlanacağına yani al basması olacağına inanılmaktaydı59. Bu gelenek aynı şekilde Anadolu’nun birçok şehrinde de karşımıza çıkmaktadır. 

Yeni doğan bebeğe onu nazardan, kem gözlerden korumak amacıyla “tü,tü,tü” diyerek püskürterek tükürmek, “kırkbin kere maşallah”, “çirkin” denilmesi adettendir60. Ayrıca tükürmenin, Şamanların kötü ruhları bedenden çıkarmak, hastalıkları tedavi etmek amacıyla kullandıkları bir yöntem olduğunu ilave etmekte fayda vardır61. Bu ve benzeri uygulamalara Anadolu’nun muhtelif yerleri, Artvin, Mucur yöreleri ile Kuman Türklerinde rastlamak mümkündür.  Yusufeli, Artvin, Ardahan, Kars yörelerinde görüldüğü gibi Çaykara’da da kırkı çıkmamış çocuğun gözleri bir tülbentle kapatılır. Bu şekilde yapılmadığı taktirde çocuğu şaşı olacağına inanılır.63 Bebeğe bakılacağı zaman tülbent besmele çekilerek açılır ve besleme ile kapatılırdı64. Yine yeni doğan çocukların burun ve yüzlerine kömür isi sürülür65. Bu gelenek güzelliğin perdelenmesi gerekçesiyle Dede Korkut hikayelerinden bugünlere kadar intikal etmiştir66. Kömür sürme Anadolu’nun birçok ilinde nazar benzeri kötü tesirlere karşı uygulanan görünür bir kamuflajdır. Bu manada Doğu Karadeniz’in, özelinde Çaykara’nın özellikle Mersin ve Antep yöreleri ile benzeşmesi manidardır67. Aslında Çaykara’daki insanlar bunun nazara karşı korunma amaçlı olduğunu savunsalar da bununla beraber bu yaklaşım biçimiyle kötü ruhları çocuktan uzak tutmanın amaçlandığını da eklemek mümkündür. Zira bu kötü ruhların kömür, süpürge gibi necis şeylere yaklaşamayacağı eski Türk inanışın bir sonucudur. 

Yine lohusa kadına elbiselerin ters giydirilmesi alkarasına karşı bir başka önlemdir. Zira elbiselerin ters giyilmesi bir şeylerin ters gitmesini önlemeye yönelik eylemlerdendir. Çaykara’da halen kutlanmaya devam eden kalandar etkinliklerinde kapılara dayanan gençler eski, yırtık ve ters giyilmiş kıyafetlerle bu inanışı başka bir etkinlikle yaşatmaya devam etmektedirler.  Yeni doğan çocuk, huysuzluk yapar, emmez, çok ağlarsa, kırk basmasına uğradığına (ermenas olduğuna) veya nazar değdiğine inanılırsa, bir hocaya getirilir, muska yaptırılır, dualar okutulur, içerden dışardan denilen köz söndürme işlemleri yapılırdı68. Benzer şeyler lohusa kadın için gözlemlendiğinde de aynı işlemler yaptırılırdı69. Yeni doğan bebekleri nazardan korumak için elbisesine, yeleğine, omuz kısmına ve koltuk altlarına muska, nazar boncuğu asılır. Bebeğin beşiği, kırkı çıkıncaya kadar boş sallanmaz70. Boş olarak sallanırsa çocuğun başına olumsuz bir hal geleceğine, yaşamayacağına inanılır. Kırkı çıkmamış bebek beşiğe her yatırılıp kaldırılışında besmele çekilir. Bunun sebebi beşiğin boş olduğu süreçte ona musallat olabilecek kötü ruhların uzaklaşmasını sağlamaktır.  Bu bilgiler ekseninde yeni doğum yapan kadın ve yeni doğan bebekler için kritik bir zaman eşiği vardır. Bu da kırk gündür. Bunun neden 30 ya da 50 gün değil de 40 olduğuna dair soruya ise yöredeki insanlar lohusanın tam toparlanma süresinin bu olduğu şeklinde cevaplandırmaktadırlar72. Çocuğun 40’ını çıkarmak için Anadolu’da bazı uygulamalar görmek mümkündür. Bunlardan birisi, bir kap içerisine kırk fincan su ve kırk çakıl taşı atılır. Bu su ile anne ve bebeği yıkanırdı. Bu şekilde her ikisinin de tüm kötülüklerden arındığına inanılırdı73. Çaykara’da kırkına gelen lohusaya gusül abdesti ile bebeğine de dualar okunarak banyo yaptırılırdı.

1.2.: Kırklama

Kırklama, bebeğin doğumdan sonraki kırk günü, lohusa kadının lohusalık dönemini tamamlandığı kırkıncı günü ifade eder75.  Kırk günlük kısıtlı yaşam ve zayıf dönem bebekle lohusa kadının banyo yapmalarıyla tamamlanmış olurdu. Anadolu’da ve Kıpçaklarda olduğu gibi Çaykara’da da kırk gününü dolduran lohusa kadın ve bebeği için kırklama işlemi yapılırdı. Buna göre kadın ve bebek yıkanır, yıkanacağı suya yedi kaşık okunmuş su katılırdı. Bu şekilde kırklama işlemi tamamlanmış olurdu76. Kırkını çıkarma denilen bu dönemden sonra bebeğin dışarı çıkarılabilmesi ve kadının hem ev dışına çıkması hem de diğer işlerini rahatlıkla yapabilmesinin önündeki engeller kalkmış olurdu77. Kırklama ile ilgili inanışların bir kısmı Şamanizm önemli bir kısmı eski Gök Tanrı inancına dayandırılmaktadır78. “Kırk” deyimi ise Anadolu’nun birçok bölgesinde olduğu gibi Çaykara yöresinde de atasözlerine, deyimlere, mekânlara ve geleneklere konu ve isim olmuştur79. Kırk sayısının önemsenmesiyle ilgili inanışlar, Hz. Adem’in çamurunun kırk gün yoğurulmuş olması, Nuh Tufanının kırk günlük yağmurlardan sonra kopması, Hz. Süleyman’ın iktidarının kırk yıl sürmesi, Hz. Musa’nın Tur-i Sina’da kırk gün kalması80, Hz. Muhammed’e peygamberliğin kırk yaşında tevdi edilmesi, ruhun anne rahminde bedene kırkıncı günde girmesi, öldükten sonra bedeni kırk gün sonra terk etmesi gibi sıralanabilir. Dede Korkut hikâyelerinde de kullanılan sabit sayılardan birisidir81. Çaykara yöresinde de kırkla ilgili isim inanış ve uygulamalar görmek mümkündür82. Örneğin Çaykara’nın Şekersu mahallesine bağlı 3200 rakımda bulunan Kırklar Dağı bu meyandadır83. Anadolu’nun Orta, Doğu ve Karadeniz bölgelerinde halen varlığını koruyan hayatın her safhasında doğum, evlilik, ölüm, ölüm öncesi, sırası ve sonrasına konu olan sembol rakamlardandır. 

80-85 yaşlarında iken başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştı. 1990 yıllarda Çaykara’nın Çambaşı mahallesinde Beddualı meşenin hemen altında bulunan evinden çıktığında, evinin üst tarafında iki güzel giyimli insan görür. Bunlar kendi aralarında, M.U.’nun duyamayacağı biçimde sürekli konuşarak, M.U’ya el işaretleriyle kendilerine doğru gelmelerini işaretle onu Beddualı Meşeye doğru çekmişlerdi. M.U’da onları epey takip ettikten sonra rampa yukarı daha fazla gitmeye gücü yetmediğinden geri döndü. Sonrasında bu olayı M.M’ya anlattığında onların üç harflilerden olduklarını ve kendisini ilzam etmek istedikleri o an anlayamadığını ifade eder.

Kırk basması, izleri oldukça eskilere kadar giden Anadolu’nun değişik yerlerinde “40 basması”, “alkarısı” “albastı” gibi isimlerle tanımlanmaktaydı. Bu durum eski Türk kültürüne göre tabiatüstü güçleri olan kadın kılıklı, kötü bir ruhun bebek ve lohusa kadını olumsuz etkilemesi ile ilgilidir. Örneğin yürüme çağına gelip yürüyemeyen çocuğun basılmış olduğuna inanılır. Çocuğu bu durumdan kurtarabilmek için öncelikle yörede nam salmış hocalara getirilir. Çare bulunamazsa önemli şahsiyetlerin bulunduğu kabirlere ya da önemli sayılan mekânlara, camilere getirilerek buralarda kalınır ve şifa bulunmaya çalışılırdı. Ağırlıklı olarak Şamanizm’den geçtiğine inanılan bu inanış, Çaykara yöresinde “Ermenas olmak” şeklinde karşılık bulmaktaydı. Bu kavram terminolojide diğer yörelerden farklı olsa da içerikte, inanış ve uygulamaların tamamına yakınında benzerdir. Cin çarpması gibi kara iyenin etkisi altına girerek ruh sağlığını; aşırı korkudan dolayı felç gibi fiziki rahatsızlıklara maruz kalmayı ifade etmektedir. Çocuğun ise pasif, zayıf kalması neticesinde hem beden hem akıl hem de ruhen gelişememesi anlamına gelir. Bu tanımların her ikisi de “marazlanmak” olarak ifade edilmektedir. Basmak deyiminden hareketle, üstte olanın altta olanı sıkıştırması, etki altına alması, güçlülük ve zayıflık gibi manalar ortaya çıkmaktadır. Çaykara yöresinde doğumdan sonra kırk güne kadar çocuk ve annenin zayıf, savunmasız oldukları düşünülüp, onları peri, cin gibi zararlı etkilere karşı korumak gerektiğine inanılmaktaydı. Bu süreçte lohusa kadının birtakım dışsal seslere maruz kaldığı gaipten birtakım sesleri duyduğu, gerçekte var olmayan birtakım görüntüleri gördüğü vakidir. Alkarısı denilen kötü ruhların ev dışında samanlıklarda, ıssız, su kenarı benzeri yerlerde bulunduklarına inanıldığından lohusa kadınların bu 40 günlük zaman zarfında dışarı çıkarılmaması önem arz etmekteydi. Kötü ruhların Erzurum, Bitlis, Kars yörelerinde olduğu insanların seslerini taklit ederek onları kandırmaya çalıştıkları inancına Çaykara yöresinde de rastlanır. Bu taklit seslerin özellikle yalnız olan insanları etkilediği onları tehlikeli yerlere ve uçurumlara kadar çektikleri, halk arasında yaşantıları olan durumlardandır. Al karısı denilen kötü etmişti. Bu ve yaşanmış diğer olaydan hareketle cinlerin değişik suretlere girdikleri su ve ıssız yerlerde yoğun olarak yaşadıkları ve insanları etki altına almak istedikleriyle ilgili sonuca varılabilir.  Çaykara’da olduğu gibi Anadolu’nun birçok yerinde kedi köpek gibi hayvanların evin içerisine alınmamasının nedenlerinden birisi de alkarısı denilen bu kötü ruhların pis ortamlarda barınmalarıyla alakalıdır. 

Sadece ses taklit etmediği insan kılığı ile kedi, köpek gibi hayvanların suretine bürünebildiğine de inanılmaktadır94. Dolayısıyla zayıf bir konumda olan lohusa kadının bu etkilerden korunması için bazı ritüeller, uygulamalar yapmak, onu yalnız bırakmamak önem arz etmekteydi. Zira bu inanışa göre kırk güne kadar anne ve bebeğinin mezarının açık olduğu kanaati hakimdir. Buna istinaden bu süreçte çocuk ve lohusanın hem fiziksel hem de ruhsal olarak güçlü tutulması gerekmekteydi. Bu çerçevede Çaykara’da lohusa kadın günde üç öğün yörenin en muteber yiyeceklerinden olan tereyağlı kuymakla beslenirdi95. Kumanların “komatal96” dedikleri ve ekmek dilimi anlamına gelen, Çaykara’da da “komat” denilen ve “büyükçe/fazla” ekmek denilen beslenme ile yeni doğum yapan kadına konu komşu ellerindeki en iyi yemekleri getirirlerdi. Manevi olarak da kendisine köz söndürme benzeri özel uygulamalar yapılırdı. Bu dönemde muhatapların maddi ve manevi olarak en iyi şekilde beslenmesinin amaçlarından birisi kadın ve çocuğun lohusalık dönemlerindeki kirlerinden arındırılması, temiz bir vaziyette hayata hazırlanmalarının sağlanmasıdır97. Kırkıncı günün sonunda ise kadın ve çocuğun bu olumsuz etkileri attığına inanılır. Kırkıncı gün sonunda anne ve çocuğun yıkanacağı suya kırktaş atılır. Bu sayı İran ve Türkiye’de hazırlanma ve tamamlanma zamanı olarak kabul edilmektedir.

Önceki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Share post:

Subscribe

spot_imgspot_img

Popular

More like this
Related